EN TEPEYE

Yeniköy Caz Günleri

MAHALLEDE CAZ- MERİH AKOĞUL

Müziğin Güzelliği Üzerine

Hayat ne ilginçtir.

Şöyle bir düşündüğümüzde onu ilginç yapan şeyin ağırlıklı olarak okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz müzikler sonucunda oluştuğunu görürüz. Sürekli edilgen konumda elde ettiğimiz bu türden sanatsal veriler, olan bitene dayanma gücü vermesi ve ruh sağlığımızı korumak için de idealdir.

Müzik dinleyen kişinin içinde fesatlık barınmaz. En azından hayatımda tanıdığım insanlar böyleydi. Sevinçlerini de, kederlerini de müziğin içinde eritirler ve ruhlarını tüm olumsuzluklardan arındırırlardı. Bitkilerin sulanması, budanması ve güneşle kutsanması gibi yeniden canlanır, hayatla olan ilişkilerine sağlıklı bir biçimde saf yüreklilikle sürdürürlerdi. Bazen girdikleri o ruh halinden çıkmaları zaman alırdı. Etkisini uzun bir süre daha yaşarlar ve sonra yeniden susadıkları müzikle birlikte odalarına kapanırlardı.

Müzik kardeşlik, gizli bir akrabalık, henüz gitmediğimiz ama gideceğimiz yolların arkadaşlığını vermişti bizlere. Özgürlüğün farkına da müzikle varmıştık. Ailevi sorunlardan, eğitim sisteminin mantıksızlığından, toplumun tuhaf tepkilerinden hep müzikle sıyrılıyorduk. Hepimizin keşfettiği ve birbirinden öğrendiği gruplar vardı. Aslında aynı ruhla hem Jethro Tull hem Ferdi Özbeğen, hem Fikret Kızılok hem de Yes dinlerdik. Sweet, Smokie, Boney M., ABBA hepsi birbiriyle akrabaydı. Güzel günlermiş, şimdi daha iyi anlıyoruz.

Sonra taşınabilir radyolar, portatif müzik setleri, “walkman” kaset çalarlar geldi dünyaya ve müzik dinleme eylemi eve bağımlı olmaktan kurtuldu. Yıllar geçti MP3 çalarlar, bilgisayarlar, cep telefonları ve tabletler gibi mobil cihazların da çıkmasıyla müzik başka alanlara taşındı. Hele kulaklıkların getirdiği yalnızlıkla, insanlar müziği sosyal bir paylaşımın ötesinde bireysel olarak dinlemeye başladılar. Artık herkesin kendi dünyasının içinde bir müziği vardı.

Eski günlerde artırılan harçlıklardan edinilen ganimetlerle (yeni satın alınmış plaklarla) kimde iyi müzik seti varsa ona gidilir ve bir ayin gibi törensel bir biçimde müzik dinlenirdi. Sonra boş kasetler ortaya çıkar, plak henüz yıpranmamışken kayıt edilir, kapak içi notları özenle yazılırdı. Heyecanla eve koşar, mono kaset teyplerden müzikleri dinlemeye koyulurduk. Ev telefonundan birbirimizi arar, dostlarımızı keyfimize şahit yapardık, annelerin fonda müziğe bir ninni gibi karışan “Haydi, yemek soğuyor” uyarılarıyla.

 

Sıkı Müziğin Peşinde…

Sonra zaman hızla ilerledi, teknoloji gereksinimlerin de önüne geçti; artık en yüksek formatlara aktarılmış müzikleri en ince detaylarına kadar duyabiliyorduk. Ne çıtırtıdan ne hışırtıdan eser vardı. Ama ruh da gitmişti. Analog dönemin sonu gelmişti. Mekanik hareket yok olmuş, yerini göremediğimiz “0” ve “1”lerin akıl almaz hızdaki devinimleri ve ses enerjisine dönüşümü almıştı. Müzik artık başka bir uzayın malzemesi olmuştu. Bir fotoğrafın negatifine de ancak anılarımızda rastlıyorduk.

Ama müziğin en kıymetlisi her zaman canlı müzikti. Paralarımızı zorlukla denkleştirir, yemeyip içmeyip biriktirdiğimiz harçlıklarımızla sevdiğimiz Türk grupların konserlerine giderdik. Bakırköy Zuhuratbaba’daki Lunapark’ın içinde yer alan büyük çadır ise hayatımızın ilk döneminde, her türde müzik yapan birçok şarkıcı ve grubu bir arada dinlediğimiz kutsal bir mekândı.

Mekânlar, semtler, mahalleler ve oradaki arkadaşlar müzik kulağının oluşmasında çok önemliydi. Benim ikinci kulağım da sekiz yaşından itibaren gittiğim, yazlığımız Suadiye’de gelişti. Suadiye Sahil Sitesi benim en çok müzik anımın canlandığı yer oldu. Askerlik görevimden sonra da evleninceye kadar giderek köhneleşen bu sitede fonda hatırladığım muhteşem müziklerle yaşadım. Müziği seven ve iyi dinleyen arkadaşlarım sayesinde benim de ciddi müzik kültürüm oluştu. Ardından, iyi müzik setleriyle stereo seste daha iyi bir reprodüksiyon alabilmek için yatırımlarımı müzik setlerine yapmaya başladım.

Hayatımın ilerleyen kesimlerinde klasik müzik ve caz müziğiyle kucaklaştığım dönemlerde de artık müzik konusunda kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyordum. Bir Mahalle: Bakırköy: Zuhuratbaba, Yazlık: Suadiye, benim dışarıdan bitirdiğim müzik okullarım oldu. Buralarda müzik konusunda benden daha bilgili arkadaşlarım olmasa, onların arşivlerinden ve bilgilerinden yararlanmasam bu günlere bu donanım ve müzik sevgisiyle gelemezdim. Zaten bu ilgimin bana verdiği cesaretle önce konser fotoğrafları çekmiş, sonra da müzik yazarlığına giriş yapmıştım. Ve sonrasında yetenekli, çalışkan ve iyi ruhlu müzisyen dostlarım olmuştu.

Bu ortamlarda ne kadar müzik dinlersek dinleyelim, sonra da “high fidelity” (yüksek sadakat) yolunda ne kadar ilerlersek ilerleyelim, tüm heyecanımız ve sonraki ses arayışımız canlı konserler üzerinden gelişti. Konserlerde dinlediğimiz canlı performansı ve tonaliteyi hayatımızın ilerleyen kesimlerinde de aradık. Bir müzik duygumuz, reddedilmez sevgimiz ve müzik kulağımız oluşmuştu. İşin güzelliği burada her tür müziğe yer vardı ama kendi adıma tüm keyfimin en az yüzde ellisi caz üzerinden oldu.

 

Boğaz’da Caz Başka

Son 14 yıldır İstinye’de yaşıyorum. Boğaz’a inip sağa dönsem Emirgân, ki Sakıp Sabancı Müzesi’nde (Atlı Köşk) belki 100’e yakın konser izlemişimdir. Fıstık ağacının altında ya da Seeds’de gerçekleşen o canım festivallerin ve konserlerin hayatımda çok önemli bir yeri vardır. Ama ben sola dönecek ve defalarca yaptığım gibi rotamı Yeniköy’e, geçmişin asaletini bugünlere kadar başarıyla taşıyan o semte çevirecektim. Köşkleri, yalıları ve insanlarının oluşturduğu o uygar dokusu ile Yeniköy, İstanbul’un en seçkin semtlerinden biridir. İnsana da, hayvana da, haklara da, uygarlığa da, dillerin ve dinlerin üzerinde ve saygı çerçevesi içinde sahip çıkılan bir beldedir Yeniköy. Sanki zamanın bambaşka bir ölçüt içinde aktığı bir şiir ülkesidir. Zira şiirdeki müziği de çok severim.

Her semtin bir aurası vardır. Çarşı kısmının geniş bir alanı, kıyı olarak özel mülklerin varlığıyla halka kapalı da olsa, denizden esen rüzgâr, köşklerin güzelliği ve de kara tarafındaki güzel mekânlarıyla birlikte taçlanır Yeniköy. Bu bölgede tarihin nefes alıp verdiğini görürüz. Bu arada semtimizde nispeten yeni olan ve kitapçı-kafe olarak hizmet veren Yeniköy Kitapçısı’nı da pas geçmememiz gerekir. Ve Yeniköy’de yaşayanların, bu kıyı şeridinin en uygar insanları olduğuna dair düşüncemiz tamdır.

Geciktiriyoruz yaşamı; kim bilir kaç ayı ya da yılı hayatımızda yok ve yaşanmamış sayacağız. Ama hepsi birer anı olarak geçmiş zaman defterlerinde kalacak. Küçük küçük konserlerle de olsa, sandalyemizde aralıklarla da otursak, saatlerce ayakta da dursak, yüzümüzde ifademizi saklayan maskelerimiz de olsa, en büyük arzumuz Yeniköy Caz Günleri’nin planlandığı gibi yapılmasıdır.

Zerdüşt gibi buyuralım, Nietzsche’yi de analım. Müzik varsa, biz de varız. Sesleri hâlâ duyuyorsak yaşıyoruz demektir. Hoş, müzik bizden önce vardı, bizden sonra da olacak. Yeni türler, akımlar çıkacak. Güzel müzisyen çocuklar olacak, besteleri ve enstrümanlarıyla hissettiklerini dilleri döndüğünce bize de anlatacaklar. Biz yetişemesek de, yakaladığımız yeter bize. Dikkat edelim, kendimize iyi bakalım. İlkokul sırasında olduğu gibi mesafe alalım. Uzayımızı yeniden oluşturalım.

Müzik yaşamın cilasıdır. Aslında bütün sanatlar bu özelliği taşır ama kulaklarımız aracılığıyla kavradığımız tek sanat müziktir. Yüzümüzdeki maskeler duyacağımız müziğe engel değil, hatta şimdi verdiğimiz karbondioksiti solurken, konuşurken dudaklarımızı gösteremediğimiz için maske ile derdimizi zor anlatırken, soluğumuz yaz günü olmasına rağmen gözlüğümüzü buğulandırırken, tüm eksilen duyu organlarımıza inat, gözümüzü ve kulağımızı dört açacağız. Şimdi müziğe, müziğin ruhumuza yapacağı desteklere eskisinden daha çok ihtiyacımız var: Başlıyoruz!

Merih Akoğul

Ağustos 2020

*Fotoğraflar Merih Akoğul tarafından çekilmiştir

 

Check out our
i

Apparently we had reached a great height in the atmosphere, for the sky was a dead black, and the stars had ceased to twinkle.